Mahmut URKAÇ

300 Karabörklü


Mahmut URKAÇ
7 Şubat 2011 Pazartesi 08:47
Alucra adının nereden geldiğini ilk 6 yaşında merak etmiştim. "Baba Alucra ne demek?" diye sorduğumda, herkesin bildiği klasik, ıssız ve ücrada kalan, tenha ve kenar bir yer anlamında ki "El-ücra"dan, yahut bir yemiş olan aluçu, askerlerine aramaları ve yemeleri emri veren Fatih Sultan Mehmet han’ın "Aluç ara" efsanelerinden bahsederdi. Hala da öyle biliyoruz. Belki gerçekten öyle, bekli de değil. "El-ücra" ve "Aluç ara" Alucra adının şuan için kabul edilmiş efsane anlatılarıdır. Bu anlatılar yapılacak araştırmalar neticesinde bir şekilde çoğaltılabilir. Kesin olarak bir bulguya ulaşılır mı bilmem ama hiç değilse araştırılmış olur. Bu topraklarda yapılmış bir keşfi ben hatırlamıyorum. Özellikle Osmanlı arşivlerinde ki tarihi belgeler, yöremiz ile ilgili hiç duymadığımız ve bilmediğimiz gerçekleri gün yüzüne çıkarabilir. Bunun için tarihçi olmaya gerek yoktur. Tarihe duyulan merak ve yeni bilgilere ulaşmayı arzulamak yeterli olacaktır. Ben ne "el-ücra", ne de "aluç ara" tezini savunuyorum. Alucra’ya tarihin tozlu sayfalarında birkaç yerde rastlamamdan dolayı ben Alucra adının "Al-ücra" dan geldiğini düşünüyorum. Neden?

Alucra tarihine göz attığınızda, tarihte Türklerin 8.yy’dan itibaren Alucra’ya yerleştiği görülür. Bu topraklarda zaman zaman farklı kavimlerin isimlerine rastladığımız da olur. Ama bölgeye Karadeniz’in birçok yerinde olduğu gibi Kıpçak Türklerinin yerleştiği bilinir. Yakın tarihlere kadar “Rum”ların hayatımıza eşlik ve komşuluk ettiğini bilsekte Alucra, tarihte Müslüman-Türklerin yaşadığı bir yerleşim yerdir. Böyle etnik bir cümle kurmaktan biraz çekiniyorum ama halkın hemen hemen hepsi, Hanefi mezhebine tabi olan Sünnilerdir. Alucra eski bir Türk yerleşim yeri olmasına rağmen Alevilik ile ilgili izlere rastlanmaması bende hep merak konusu olmuştur. Alucra sınırlarının kuzey-güney ve doğu-batı istikametinde dışına çıkıldığında, Alevi -Bektaşi unsurlara ve köylere rastlanmaktadır.

Herkesin bildiği gibi Türklerde, al/kızıl (kırmızı) renk özel bir renktir. Türklerin kıyafetlerinde, başlıklarında kızıl/al rengi tercih etmeleri ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. (Bu konuya daha sonra, belki başka bir yazıda değinmek isterim.) Al renk atasözlerinde, deyimlerde, kıyafetlerde ve yerleşim yeri isimlerinde ön planda tutulmuştur. Mesela Alucra’mızın bir köyü olan Günügüzel’in eski adı “Allu” dur. Allu kelimesi kök ve ek olarak  (Örnek: Al-lu/Al-lı gibi) incelendiğinde, al kelimesinin Türklerin yerleşim yerlerine verdikleri isim olduğu görülecektir. Çünkü bu şekilde şuan mevcut yüzlerce yerleşim yeri ismi vardır. Al veya kızıl sözü Türklüğü anlatmakta, Allu veya Allı ise “Türklerin yeri”  anlamına gelmektedir. Bana göre Allu köyü köklü bir Türk yerleşim yeridir. Bazı Türkler al/kızıl börk taktıklarından dolayı kendilerini Kızılbaşlıklılar olarak adlandırırdı. İşte yerleşim yerlerine bile al ismini veren bu grup, tarihte Kızılbaşlar olarak bilinir. Yani o tarihte Allu’da yaşayanlar, Kızılbaş Türklerdir.  Daha sonra Alevilik ile eş anlamlı olarak anılmaya başlayan Kızılbaş kelimesi, gerçekte ise Türklüğü sembolize ederdi. Yer isimleri ile geniş kapsamlı bir araştırma yaparsak, ülkemizde bu şekilde birçok yerleşim yeri olduğunu görürüz. Kök-ek ilişkisi ve halk ağzında kelimelerin bozulmasını dikkate alırsak, Alucra’da bile birçok köy isminin aslında Türkçe olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Alucra ilçemizin adı da yine bu bağlamda Al ve ücranın birleşmesi ile tenha, kenar ve ücrada yaşayan Türkleri anlatmaktadır. Bana göre Alucra, el-ücra’dan değil “Al-ücra” dan türemiştir. Ve yine bana göre Alucra, “ücrada yaşayan Türkler” anlamına gelmektedir.

Alucra ismine resmi kaynaklarda 1876 yılından önce rastlandığı görülmez. Fakat 15. ve 16. yy’da önemli isimlerin bu topraklardan geçtiği bilinir. Mesela Fatih Sultan Mehmed’in Alucra topraklarında bulunduğunu biliyoruz. Yine birçok tarihçi, Yavuz Selim’in ordusu ile Alucra’dan geçtiğini kesin kaynak olarak yazar.

"Yavuz Sultan Selim Han padişahlığı döneminde 1515 yılı Ramazan Ayında, Trabzon’dan Amasya’ya gitmektedir. (Trabzon, Gümüşhane, Alucra, Niksar güzergâhı ile) Ramazan’ın 9.günü Trabzon’dan hareket eden Yavuz, Ramazanın 14.günü Alucra’ya ulaşır. Şuan ki Aktepe(Zil) Köyü civarında Seyyid Çagırgan Hz. ordunun önüne çıkar ve yanında bulunan peksimetleri askere dağıtmak istediğini söyler. Askerin sayısının fazla olduğu ve peksimetlerin askere yetmeyeceği cevabını alır. Israrla peksimetleri dağıtmak ister ve dağıttığı peksimetler tüm askerlere yeter. Bu durumu Sultan Yavuz Han’a anlatırlar. Yavuz Han, Seyyid Mahmut Çagırgan-ı Veli ile konuşur. Konuşmanın içeriği tam olarak bilinmemektedir. Yavuz Sultan Selim bu görüşmeden sonra Aktepe Köyü civarında birçok yeri vakfeder. Şuan ki “Peksimet Tepesi” nin adının yukarıda bahsi geçen anekdottan geldiği ve buranın da vakfedildiği rivayetler arasındadır."(Kaynak: Okay Tiryakioğlu)


Biz yine konumuza dönelim. Kızılbaş Türklerin İslam anlayışı, kıyafetlerde bile ayrıma sebep olur. Bazı Sünni Kızılbaş Türkler, kendilerini Alevi olan Kızılbaş Türklerden ayırtmak etmek için al börk (kızıl başlık) yerine, kara börk (siyah başlık) takmışlardır. Kendilerine ise kızılbaş denmesini istememişlerdir. Genelde siyah börk, yani siyah başlık Ermeniler tarafından kullanılan bir renk olmasına rağmen, 1500’lü yıllardan itibaren bazı Sünniler tarafından da takılmaya başlanmıştır. Sebebi ise 1519 ‘da Tokat’ta Celal adında birinin başlattığı isyan, Kızılbaşlar arasında kabul görmüştür. Kendilerini isyancı kızılbaş gruplardan ayırt etmek için siyah başlık takan Sünni-Hanefi Türkler, bazı yerlerde kara börklüler diye anılmışlardır. Bu tarihten sonra yapılan buna benzer isyanlar, tarihte Celal-i isyanları olarak adlandırılmıştır.



Bu bahse konu olan isyanlarda Refahiye, Şebinkarahisar, Suşehri ve Alucra’nın güney batısındaki bazı yerlerde, isyancı kızılbaşlar ile karabörklüler arasında zaman zaman kıyasıya mücadeleler yaşanmıştır. Türk olmalarına rağmen yaşam tarzı olarak arada farklılıkların ortaya çıkması, gruplar arasında ki mücadeleleri bir anlamda meşrulaştırmıştır. Yazımın başında bahsettiğim gibi Alucra topraklarında Alevi nüfuzun olmamasın sebebi bana göre, bu tarihte ortaya çıkan Karabörklüler ile kızılbaşlar arasında meydana gelen mücadelelerdir. O tarihlerden sonra Alevi-kızılbaş gruplardan bazıları kendilerini gizlemiş, bazıları Sünni-Hanefi halk arasında asimile olmuş, bazıları da yaşam tarzlarını daha meşru ve serbest sürdürebileceklerine inandıkları yerlere gitmişlerdir. Eğer o dönem, başlarına taktıkları karabaşlıktan dolayı kendilerini karabörklüler diye adlandıran taife olmasaydı, eski bir Türk yerleşim yeri olan Alucra’da bugün Alevi-Kızılbaşlar varlıklarını idame ettirebilirlerdi.

Bugün Alucra’da şeker gibi tatlı insanıyla meşhur Karabörk Köyü’nün, bu anlattığım karabörklülerle bir bağlantısı olup olmadığına henüz rastlamadım. Ama tesadüf olduğunu da zannetmiyorum. İlk olarak Celali isyanları döneminde Kızılbaş isyancılarla mücadele ederek adını duyuran ve Osmanlıya isyan etmemiş bir ahali olan Karabörklüleri, mitolojik bir efsane olan “300 Spartalı” dan yola çıkarak, “300 Karabörklü” olarak Alucra tarihine nakşetmek istedim.

Tarihin tozlu sayfalarında yeni Karabörklüler ile buluşmak dileğiyle, hoşçakalın.

Sevgilerimle...
07.02.2011
Mahmut URKAÇ



YORUMLAR
  • yorum2017-03-14 14:04:14Gönül Akkuş

    Karabörk kuzey kafkas halklarından anadolunun ve osmanlının sünnileşmesi Yavuz'dan sonra gelişen olaylardır çepniler karadenizin fetedilmesinin önderidir özet kaynak kullanmalısınız ben çok özet değindim.Anadolu'nun %95 alevi idi diğer halklar örneğin karadenizde 92 tür halk yaşamıştır. karabörkler in kökenini araştırdınız mı köyün kuruluş tarihi osmanlı kayıtlarında geçiyor mu tarihi mekan kalıntı var mı bunlar önemli unsurlardır.

  • yorum2017-03-14 13:56:30Gönül Akkuş

    Sayın Urkaç Alevi-Bektaşi topluluklar Türk Oguz boylarıdır ve Karadeniz'in irşat edilesi Oguz Boylarına iskana açılması Alevi-Türk Danişmendliler'in başkentlerinden olan ordu mesudiye kale dir. Fatih ile birlikte Trabzon u fetedilmesinde emir mehmet (danişmentli)
    ardılıdır ki bu gün türbesi trabzon dadır. karadenizi irşat eden hacı bektaş veli süreğinden güvenç abdal çakmanus dan yatık emine ile evlenmiş gümüşhane kürtüne dergahını kurmuştur. Karadeniz BEKTAŞİLİKLE aydınlanmış ve güvenç ocağı dedeleri sarıbal ocağı dedeleri ile aydınlanmaya devam etmiş çağırgan baba, burgu baba gibi bektaşi süreğindendirler. alucra o tarihte yerleşim yeri olmayabilir. karadenizi ÇEPNİLER yani emiralioğular

  • yorum2015-04-25 14:26:51Burak Çıtır

    Yazdıklarınız çok afakî biraz kaynak ve dipnot inandırıcılığınızı arttırabilir aksi takdirde şehir efsanesinden öte geçemeyen bir yazı, aynı 300 Spartalı'da olduğu gibi

Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
alucrahaber