Gökhan AKÇİÇEK

Gülten Akın'ın Alucra'sı


Gökhan AKÇİÇEK
19 Ocak 2017 Perşembe 05:06

Gülten Akın, şiirimizi besleyen gümrah ırmaklarından biridir. Eşinin (Yaşar Cankoçak) bir dönem Alucra kaymakamlığı (1956-1960) yaptığı biliniyor. Yılını tam olarak bilmiyorsam da oğlu Murat’ın çocukluk dönemine, üç-beş yaşlarına denk geldiği kesin. Kendisi de Alucra’da, vekil ilkokul öğretmenliği yapmış o dönemde.

Gülten Akın’ın “Eller İlahisi” şiiri, Alucra’mızın ve gözden ırak, unutulmuş bütün yurt topraklarının da ortak yazgısına ve derin ıstırabına ait izler taşıyor.

 

ELLER İLAHİSİ*

Ellerini görsem oğlumun
Uzun esmer parmaklı ellerini
Onları özlüyorum
Üç yaşına yağan karda
Kızarmış, ısıttım öpe hohlaya
Ozanda el-ücra çağrışımı yapan
Alucra kışları
Bir elim elinde sabaha dek
Öteki yorganının üstünde
Üşümezdi artık örttüm sardım ya

Görsem ellerini oğlumun
Ardında bağlı durmasa
Kalmasa Alucra sisler içinde
Gevaşa kurtlar inmese
Cano kızak yap oğluma
Uçar gider göle doğru
Çığ düşer, Artosa salma

Ellerini görsem oğlumun
Dizgini tutarken atının üstünde
Sağrısı yelesi al ürpermede
Ferhan usul usul titrese

Ellerini görsem oğlumun
Yeşil söğüt dalını incelikte
Kuş sesleriyle değiştiğinde
Beş yaşında çalışkan ellerini
Uçtu gitti kitapların ardında
Uçtu gitti kalemlerin ardında

 “Ah kimsenin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya”

   Gülten Akın’ın bu dizeleri yaşamdan damıtılmış tüm sözlerin adeta önsözü gibi. Hayat ağacının en narin yaprağı, sanki yüzümüze gölge olarak düşüyor. Söz sadece o şiirin dizelerinde kalmıyor.  Handiyse endişelerimizi dindiriyor, bedbinliğimizi sükûta kavuşturuyor; kelimeleri, kendi ahengiyle yeniden katılıyor yaşama. 80 yaşını sürüyor Gülten Akın.

   23 Temmuz 2013 günü, yaşadığı Balıkesir Burhaniye’deki evinden aradım Akın’ı. Kendimi tanıttım, Bursa’da
olduğumu, izin verirse ziyaretine geleceğimi söyledim. Tabii meramımı da ilettim. Eşi Yaşar Cankoçak’ın 1958-1961 yılları arası Alucra kaymakamı olarak görev yaptığını, kendinin ise Türkçe öğretmeni olarak Alucra Ortaokulu’nda çalıştığını biliyordum. Amacım o yıllara ait anılarını dinlemek ve kayıt altına almaktı. Mümkünse (ve varsa) o günlere ait fotoğrafları da taratıp birer kopyasını edinmekti. İçine dönmüş bir ses tonu ile “Sonra işte yaşlandım” der gibi, nazikçe, söyleşi yapamayacağını, hasta ve yorgun olduğunu; fotoğrafların ise İstanbul’daki evinde kaldığını söyledi. Teşekkür ettim. Telefon ile de olsa görüşebilmiştim ya, yeter de artardı bana.

   Gülten Akın’ın “Kestim Kara Saçlarımı” şiir kitabında yer alan “Eller İlahisi” şiirinde Alucra lafzı geçtiğini önceki yazılarımızda belirtmiştim. Bu sefer ise, Sadık Akbayır’ın “Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir/Edebi Porteler”* kitabında değinilen Gülten Akın’ın Alucra’sına ait izlenimleri aktarmak niyetindeyim. Sıdık Akbayır, Gülten Akın ile ilgili değerlendirmelerini yaparken, onun Alucra ile irtibatını şöyle betimler: “ 1958’de eşi Yaşar’ın ilk görev yerine gider: Kumluca’ya. İlk çocuğu, oğluyla birlikte. Sonra dört kızı olur. Şavşat, Alucra, Gevaş, Haymana, Kumru, Gerze, Saray, Maraş, İstanbul, yine Ankara. Onlarla dolaşıp dururlar. Kaymakamlık yılları, 1972’ye değin sürer. Şavşat, Kumru, Gerze hatta Saray ve Alucra Karadeniz’dedir. Deli yeşil denizi, ormanları, bulutları eteklerinde biriken dağları tanır. Cenevizli kıyı kentleri, alımlı Giresun’u, haşmetli Trabzon’u, sevimli Rize’yi, insanı güzel, aydınlık Ordu’yu fark eder… Eşinin askerlik döneminde parasal sıkıntılar, zorunluluklardan girilen, ama hiç sevilmeyen işler ve yine Ankara vardır hayatında. 1960’ta tekrar Alucra’ya dönerler. Yaz akşamlarında kuzineyi yakarak oturabildikleri Alucra’ya… Kışın ellerin kapı tokmaklarına yapışıp kaldığı uzak ilçe. Murat ve Can’la geçen yalnızlık günleri… Ağır ve uzun akşamlar… Alucra’da okuma yazma bilmeyen kadınlar için kurs açar. Geceleri bir sınıf dolusu toplanıp okula giderler, ellerinde fenerlerle. 1961 Anayasası’nda oradadır. Yeniden doğmuş gibi, pırıl pırıl coşkuludur. Aydınlık günlere inancı tamdır. Ortaokulda Türkçe okutur. Oyunlar sahneye koyar çocuklarıyla. Bir umudu çoğaltmanın peşindedir. Bırakmazlar. Bir akşam evlerine bomba atılır. Kasabadaki pek çok evin camını kıracak bir gürültüyle patlar. Lojman hasar görür; ancak onlara bir şey olmaz. ‘Sen çalışkan, dürüst bir kaymakammışsın, çok gördük senin gibileri’ diye başlayan tehdit mektupları alırlar. Günlerce yastıklarının altında tabancayla yatarlar.”       

   Görüldüğü üzere, Edebiyatımızda Alucra lafzının peşine düşmek muhataplarını bazen acıtabiliyor. Hatta daha incelikli kişileri de kanatabilir hale dönüşüyor. Alucra lafzının Bumerang gibi, dönüp size gelen bir sızısı var. Kim ister kasabasının böyle sarsıcı ve kalbe dokunan hatıralarla anılmasını. Hani avunuruz ya “havası sert insanı mert” diye. Aslında bu bir avuntudan ibaretmiş. Yaşamın gerçekleri yazık ki hayallerimizle örtüşmüyor. Aynı serencamı hatırlarsanız Ressam Rafet Ekiz’de de yaşamıştık. 2003’de,ölüsü 13 gün morgda bekletilen Rafet Ekiz için, üzerinden çıkan nüfus cüzdanı bilgisinden dolayı nüfusa kayıtlı olduğu ilçesi Alucra’ya sorulduğunda, -hastane yetkililerine- burada böyle bir şahıs tanınmıyor cevabı verilir.  

   Küçüktüm, “uzun yağmurlardan sonra” bahar gelirdi. Karnelerimizi alırdık, yaz başı ver elini Alucra. Ordu, Bulancak, Giresun, Dereli, Kümbet, Avutmuş, nihayet Alucra, Karaağaç köyü (o günlerde köydü.) Aktepe sapağının biraz ilerisinde, Beksimet’in altına doğru, şimdiki Şehitliğin oralarda inerdik Ömer çavuşun kamyon bozması otobüsünden. Evimize çıkan en yakın yol oralarda bir yerlerdeydi. Buğdaylar yeni yeni sararmış olurlardı. Gelincikler upuzun bir kırmızılığın içinde bırakırlardı bizi. Tozlu yollar boyunca yürürdük. Kuşlar peşimiz sıra zikzaklar çizerek uçarlardı. Ya da yorgunluktan biz öyle sanırdık. Mahcup ve ürkek kızlar başları önde, ellerinde değnekler, koyun ya da mal peşinde, bizi görmemiş gibi davranırlardı; yaşıtımız kızlar. Sanki hepsi annelerinden esmer doğmuşlar, oysaki güneşin marifetiydi hepsi. Ve ne kadar özen gösterseler de saklayamayacakları bir koyuluk gelip cehrelerine oturmuştu. Yaşmaklarının birkaç santim altından yeni filiz vermiş tomurcuklar misali saçlarının ucu sallanırdı. Bakmak ayıptı.

  Behri efendinin yokuşu bitince, bizim ev gözükürdü. Kavaklar vardı, dalları vardı, bizi selamlayan yaprakları… Rüzgârla harelenen hışırtıları… İlimsu’nun -şimdiki ismi Su Yurdu- üstünde top top dönen beyaz yaz bulutları...      

 

Kaynakça:

1- Gülten Akın “Kestim Kara Saçlarımı” YKB Yayınları, 2000-İstanbul
2- Sıdık Akbayır, Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir, Yolcu Dergisi Yayınları, Samsun-2006


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
alucrahaber