Av.Mustafa TAŞBAŞI

Şeddeli Diktatör mü Yoksa Şeddeli İhanet mi?


Av.Mustafa TAŞBAŞI
9 Kasım 2017 Perşembe 08:52

Boraltan Köprüsü Fâciasi Hâlâ Canli Ve Diri

Bir Parti'nin Bülent Tezcan isimli Genel Başkan Yardımcısı bundan bir kaç gün evvel Tekirdağ'da yapmış olduğu hezeyanlarında 80 milyon vatandaşımızın birliğini ve beraberliğini temsil eden Sn.Cumhurbaşkanımıza edep ve ahlak sınırlarını da zorlayarak ipe sapa gelmez laflar etti ve dedi ki :

"......Recep Tayyip Erdoğan, faşist diktatördür. Hem de onların anladığı dilden söylüyorum. Şeddelisidir diktatörün şeddelisidir hem de......""

Adı; Farsça "Bolent = Yüksek" anlamına gelen  ancak; yüksek midir yoksa alçak mıdır ? ve soyadı gibi tezcanlılık eden bu adamla ilgili kanaatleri tamamen siz okuyucularımızın takdirine bırakıyorum.

Bu ittihatçı kafalara şu yürek yakan Boraltan Köprüsü faciasını tekrar hatırlatmak isterim ki; şeddeli diktatörlük mü yoksa şeddeli hainlik mi ? Bunun arasındaki farkı anlama kabiliyetleri varsa anlayabilsinler. Hadise şudur:

Orta Asya, Sovyet Rusya’sı tarafından işgal edilmişti. Sovyet rejimi kendisine karşı tehlike olarak  gördüğü her şeyi yok etmeye kararlıydı. Özellikle Müslümanların yaşadığı ülkelerde taş üstünde taş bırakmayan Sovyet rejimi Azerbaycan’daki Müslümanları da hedef almıştı.  

1945 yılında Sovyet rejiminin katliamlarından kaçarak kendilerine “anayurt” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 tane Azerbaycan aydını, Iğdır'daki sınır kapısına yakın yerde Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsünü geçerek Türk sınır karakoluna sığınırlar.

Türkiye’de “Milli Şef” döneminin yaşandığı o karanlık yıllara denk gelen olayda, 146 Azerbaycanlı’nın Türkiye’ye sığındığını duyan Sovyet hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini ister.

Bu Azeri aydınlar kuşkusuz kendilerinin azılı Sovyet askerlerine geri verileceğine ihtimal bile vermiyorlar ve bu sığınmacılar, Türkiye’ye sığınarak da kurtulduklarını düşünüyorlardı.

Sovyetler’den gelen istek üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve sığınmacıların geri verilip verilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyor. Ankara’dan gelen cevap herkesin tüylerini ürpertiyor:

"".......Sığınmacıları derhal iade ediniz!.....""

Bu korkunç cevap, herkeste bir korku ve şaşkınlık uyandırıyor ve Ankara’nın cevabı tekrar isteniyor. Fakat sonuç aynı: “Ülkelerine iade edin!”

Azerbaycanlı bu sığınmacı aydın kardeşlerimiz bu cevap karşısında:

“......Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz...."

deseler de, karakol komutanı içi kan ağlaya ağlaya bu 146 sığınmacıyı Sovyet Rusya’sına, teslim etmek zorunda kalıyor.

Ruslara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı, köprünün diğer tarafına geçer geçmez hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek şehit ediliyorlar. Karakol komutanı genç subay ise evine döndükten sonra yaşanan bu hazin ve utanç verici olayın üzerinde oluşturduğu psikolojik ağırlığa dayanamayıp intihar ediyor.

Hatta bu Boraltan Köprüsü faciası için de o acılı ve ıztıraplı günler adına bir türkü yakılıyor :

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı, Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası. Karası, karası, merhamet fukarası, Karası, karası, merhamet fukarası,

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni, Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni. Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine, Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine

Azerbaycan’ın önemli şairlerinden Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

Türk denince özü, sözü mert olur, Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,
Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,
Şimden geru bu bana bir dert olur.
Ben ne diyem bu vefasız dağlara,
Öz kardaşı dönek olan ağlara!

Türk; o Altayların dünkü eri mi? Yolunda can koydum, verdim serimi,
Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
Serdim ayağına doğma yerimi…Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,
Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
Dilim dili, yolum yolu, emel bir,Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

Alnımın yazısı, karadır kara,
Karadan bir mendil yolladım yara,
Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,
Türklüğün kanayan kalbini sara.

Felek kıymış beslenen bu dileğe, Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.
Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
Rusların açtığı yaradan derin,
Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.

Seslenseydim, ses çıkardı her taştan, Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.
Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,
Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,
Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
Kanımın aktığı sınır boyunda
Açan lâlelerden bir çelenk örsem,
Türklük dünyasına armağan versem.

Velhasıl; Azeri şairin "DÖNEK KARDEŞ" isimli şiirini bu ittihatçı zihniyete armağan ediyorum.

Bir sonraki makalemizde görüşmek üzere şimdilik ALLAH (C.C.)'a emanet olunuz.


YORUMLAR
  • yorum2017-11-23 06:41:53ömür taşbaşı

    çalışmalrınızdan doloyı tebrilerimi sunuyorum.tesekkürler

Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık
alucrahaber