Gökhan AKÇİÇEK

Gökhan AKÇİÇEK

Mail: gokhan@site.com

OZAN ARİF'İN ALUCRASI

On yedi yaşındayım. Hayatım boyunca etkisinde kalacağım ya da acılarını, tortularını nereye saklayacağımı -şu an bile- bilemediğim bir iki olayın bu yaşa denk gelmesi tesadüf olmasa gerek. İnsan öğrenen bir varlık. Ama tercihlerinin ömrüne yığacağı olumsuzlukları ne ile değiştireceğini bilemediği kadar da aciz ve çaresiz olabiliyor çoğu kez. Tecrübe dediğimiz olgunluk eşiğine kadar aldığımız sıyrık ve kesikleri ne yapacağımızı da bilemiyoruz. Bilsek, devamlı dikiş atan yaralarımızı açılmadan sağaltır veya hızarın ağzına yaklaşmamayı denerdik. Olmuyor… 

İyi bir yaşamın eşiğine gelip de gerisin geri döndüğümüz o anları şimdilik hatıralar sandığına kilitleyip anahtarını da derin bir kuyuya atalım derim. Tozunu alacağımız anı kırıntılarını kesinkes zihnimizin ulaşamayacağı bir irtifaya çıkaracak ve oraya sabitleyecek yeteneklerimiz de bulunsaydı keşke. Minnettar olacağımız çoğu şansı, farkında olmadan tercihlerimizin doğal sonucu gibi gördük. Yaşantımıza katılan ve veda eden her ayrıntıyı soğukkanlılıkla karşılaşacağımız günler ne yazık ki beklediğimiz süreden uzun oldu.

Şiiri ben mi çağırdım yoksa onca olağan taliplisi varken şiir beni mi seçti, sorusuna inanın verecek sağlıklı bir yanıtım yok. Bilseniz, olmasını ne çok isterdim. Ara sıra bir şeyi çağırmakla beklemek arasında ince bir bağın olabileceğini de tüm benliğimle sezinliyorum. Lakin tanıdığım her cins ve düşünce yapısından onlarca insanın, işlerinin -ya da tercihlerinin- tıkır tıkır yürümesine; pazılın eksik parçalarını kolaylıkla yerine monte etmelerine de şaşırmıyor değilim. Neyse, sözü uzatıp bağlamından uzağa düşürmeyelim. Çünkü Ozan Arif’in Alucra’sı bizi bekliyor.

1977 yılının yazı, lise sona geçmişim. Haziran ayı ortalarında beş on günlüğüne -her yaz olduğu gibi- yolum baba toprağına, ata yurduna düştü. Sıcak, tozlu ve yorucu bir yolculuktan sonra, Ordu’dan bindiğim otobüs ikindiyi geçerken Alucra’ya vardı. Cemal Süreyya’nın “tarih öncesi bir yerde köpekler havlıyordu” sözünü yıllar sonra duyunca, sanki Alucra için söylendiğine inanıverdim. Bu nedenle ruhum biraz dinlensin, hayal kırıklıklarım azalsın diye, Alucra’yı hep Açelya çiçeğini sever gibi sevmek istedim. 

İlçenin girişinden yüz, yüz elli metre sonra -sağ cenahta- meşhur Belediye Çeşmesi karşılıyor sizi. Alucra’ya varan hemen hemen her yolcu mutlaka o soğuk sudan birkaç yudum -ya da kana kana- içer, yüzünü, saçlarını ve ensesini serinletmek için bir güzel de ıslatır. Bu ritüele uymak neredeyse imanın şartı gibidir. Çeşmeye, Kınık’ın (halk arasında Kınığın) kahvesini geçerek geliyorsunuz. Kahvenin tam karşısında, solda, üç katlı, balkonları hafif dışarı taşmış bir bina vardır. O binanın ikinci katı -ya da üçüncü katı- o günlerde Alucra Ülkü Ocağı idi. O katın balkonunun ön yüzüne çivili, iptidai bir levhaya şekilsizce yazılmış Ozan Arif şiirinin bir kıtasını okumuştum: “Alucralıyım bilin kazamı/ Sefer ettim vücudumu azamı/ Mülkü dünyaya İslam nizamı/ Kurana kurbandır bu canım.” Sevindim, içim gönendi. Babamın dünya görüşüne ait partisinin en önemli destekçisi ne de olsa Alucralı idi. Bir iki yıl önce de, Ordu’da, Ordu Sineması’nda bir konser vermişti Ozan Arif. Kendisini ilk ve son kez orada görecektim. 

Ozan ArifOrta boylu. Esmer. Pala bıyığı her genci kıskandıracak ölçüde gür. Sanki “o fikrin ozanı” olmasına önce bıyıkları karar vermiş gibi… Üzerinde mahalli bir cepsiz gömlek, koyu renk bir yelek, boynunda enine çizgili uzun bir atkı; ayağında şalvar ve çarık. Kolunda püslüklü bir bant, sol elinde sazı, sağ yumruğu havada, gür sesiyle ortalığı inletmişti. İtirazsız yakışıklı idi…

Arif'in, bağlama ile tanışması ortaokul ikinci sınıfta başlar. 1964`de İstanbul’da saz sanatçısı Şemsi Yastıman’ın saz evinden 15 liraya bir bağlama satın alması onun geleceğini ve tercihini de önemli ölçüde etkilemiştir. Ülkücü, milliyetçi dünya görüşünü benimseyen Ozan Arif, bir beyanatında "...ortaokul çağlarında çocuk yaşta bu sevdaya gönül vermişim. O yaşlardan beri verdiğim mücadelenin karşılığını, tertemiz yüreklerde sevgi sarayları kurarak aldım. Ülküdaşlarımın sevgi ve muhabbetinden daha büyük beşeri ödül olamaz." diyerek, mensubiyetinin gerekçelerini kendi ağzından beyan etmiştir.

Şair Ataol Behramoğlu’nun bir şiiri şu dizelerle biter:

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına 
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır 
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Yaşamım, bana, hiç kimseyi -vatan hainleri ve katiller hariç- siyasi ve içtimai tercihlerinden dolayı dışlamamayı öğretti. Bir fikre samimi bir nedenle inanmış ve bağlanmış her bireyi önemli ve gerekli gördüm. Tek ölçüm vardı, o da : “dava” dediğimiz o yapıya dünyevi menfaatler için bağlanılmamış olunmasıdır. Vatanı, milli hassasiyetleri, toprağı, kutsalı ve emeği yüceltmek kimsenin tekelinde bulunmamalıdır. Şovenist derecede olmamak kaydı ile her insan kendi ırkını da sevebilir. Alucra’nın -bazı nedenlerle- bana, hayal kırıklıkları yaşatmasına rağmen, farklı görüşlerin samimi savunucularına ev sahipliği yapmasını hep hayranlıkla karşıladım. Böylesi zenginlikler, benim için hep övünç kaynağı olmuştur. Bu düşüncemi optimist bir tavır gibi görenlere söyleyecek pek bir şeyim yok. Nasıl ki 1960’lı ve 1970’li yılların sol düşünce teorisyenlerinden ve ünlü “6. Filo Defol” eylemini örgütleyen -İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci liderlerinden- merhum Alucralı Harun Karadeniz’i bağrıma basıyor isem; aynı duyarlılık ile ülkücü düşüncenin fikri bayraktarlığını sazı ve şiirleri ile yaygınlaştırmaya çalışan, Ozan Arif’i de sevgiyle kucaklıyorum… İkisi de aynı ölçüde değerli ve aynı toprağın parlayan iki yıldızıdır. Kim ne derse desin umrumda değil.

Harun Karadeniz’in acı dolu yaşamını, Cam Kırığı Bir Ömür: Harun Karadeniz başlıklı bir yazım da anlatmıştım. Şimdi ise madalyonun diğer yüzüne, Ozan Arif’e sıra geldi. Ozan Arif’i, hemşerisi Harun’a göre biraz daha şanlı sayıyorum. Ülkemizin üzerinden bir silindir gibi geçen 12 Eylül 1980 darbesinden 12 gün sonra, 24 Eylül 1980 tarihinde Almanya`ya gitmek zorunda kalan Arif, böylece hayatta kalma şansını yakalamış oldu. O kaos ortamında Arif’i kaybetmemiş olmayı kazanç sayıyorum.

Ozan Arif, Giresun`un Alucra ilçesine bağlı Yükselen (eski adı ile Hapu) köyünde, 10 Haziran 1949`da doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle ilk ve ortaokulu Samsun'da, yüksek öğrenimini ise Ordu Perşembe Öğretmen Okulu’nda tamamladı. Şirin, 1970’de öğretmen olarak -ailesinin de yerleştiği- Samsun’un Karaoyumca köyüne atandı. Anılan köy şu an Atakum ilçesine bağlıdır. Bir yıl sonra ise -stajyerliğini tamamladıktan sonra- Devgeriş köyüne tayin oldu. 1972’de ise aynı okulda görevli öğretmen Sühelya Hanım ile evlendi. Ozan Arif, Devgeriş köyünde beş yıl öğretmen, dört yıl ise okul müdürü olmak üzere toplam dokuz yıl görev yaptı. 12 Eylül’ün getirdiği ağır baskılar sonucu 24 Eylül 1980 tarihinde Almanya’ya gitmek zorunda kaldı. 11 yıllık vatan hasretinden sonra, Turgut Özal’ın girişimi sonucu 5 Kasım 1991’de Türkiye’ye dönebildi. Ozan Arif halen Samsun, Atakum’da yaşıyor.

Ozan ArifOzan Arif’in Alucra’sı:

Ozan Arif, sanat yaşamı boyunca şiirleri ve bestelerinden oluşan birçok müzik kaseti çıkardı. Tek şiir kitabı olan “Bir Devrin Destanı” 1987’de Almanya Frankfurt’da yayınlandı. Alp Yayınlarının 1 nolu yayını olan şiir kitabında yoğunlukla hiciv, memleket hasreti ve milliyetçi dünya görüşüne ait 94 şiir yer almaktadır. Arif Şirin, ozanlığa kadim mirasımız olan cönkleri ezberleyerek hazırlanmıştır. Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun öykülerini okumuş; Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu ve Yunus Emre, ozanımızın, halk şiirinin berrak sularını içtiği gözeleri olmuştur. Arif’in, şiir, atışma, muamma, irticalen şiir söyleme, lebdeğmez (dudakdeğmez), güzelleme dallarında çeşitli tarihlerde aldığı Türkiye birincilikleri, sertifikaları ve ödülleri vardır.

Ozan Arif’in Alucra lafzı geçen iki şiirini biliyorum. Birincisi yazımın başlarında belirttiğim 1977’de, Alucra Ülkü Ocağı balkonuna yazılı şiirdir. O şiire ne yazık ki “Bir Devrin Destanı” kitabında rastlayamadım. Sadece kitabın arka kapağında, Alucra lafzı olan “Künyem” isimli aşağıdaki şiiri yer almaktadır:

KÜNYEM / OZAN ARİF (ARİF ŞİRİN)

Tevellüt; kırk dokuz, adım Arif`tir. 
Soyadım kütükte Şirin bilinir.
Giresun, Alucra, Hapu köyünden, 
Soyumu sopumu sorun bilinir.

Ozan diye tanır tanıyan beni, 
Gönlümde yaşatmam garezi, kini, 
Ve lâkin memleket, millet haini
Olanlarla aram serin bilinir.

Siz sakın sanmayın el vurdu bana; 
Öpmeye kalktığım el vurdu bana, 
Bülbül idim bülbül, gül vurdu bana, 
O yüzden dertlerim derin bilinir.

Hakkımda istenen ceza çok benim.
İpe de çekseler, korkum yok benim.
Allah`a çok şükür, alnım ak benim.
Bekleyin... Sabredin... Durun bilinir.

Ben Arif`im, baba bildim devleti.
Benim işim uyandırmak milleti.
Söylediğim bu destanın kıymeti, 
Bugün bilinmezse, yarın bilinir.

Ozan Arif’in yazımın içinde bahsettiğim Alucra lafzı olan "Kurbandır Bu Canım" ismi şiirine Ozan Arif’in Facebook sayfasında rastladım. Anılan bu şiiri de ilginize sunuyorum:

KURBANDIR BU CANIM

Dinlesin milletim, duysun sözümü,
Yârana kurbandır bu canım benim.
İmansızlar yaralamış özümü,
Sarana kurbandır bu canım benim.

Alucralıyam bilin kazamı
Sefer ettim vücudumu azamı,
Bu mülk-ü dünyaya İslam nizamı,
Kurana kurbandır bu canım benim.

Âşıklardan çıkar sözün zengini,
Gösterin cihanda Türk`ün dengini,
Ay-Yıldızlı bayrağıma rengini,
Verene kurbandır bu canım benim.

Beşikte gardaşım hep yetim kalsa,
Süt emdiğim anam saçını yolsa,
Türk-İslâm düşmanı babam da olsa,
Vurana kurbandır bu canım benim.

Ozan Arif der ki; bütün sussalar,
Sende sus diyerek boynum kesseler,
Şeriatçı diye ipe assalar,
Kur`an`a kurbandır bu canım benim.

Kaynakça: Bir Devrin Destanı, Ozan Arif, Almanya 1987

 

 

Facebook Yorum

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar